25 Aralık 2011 Pazar

"Kontrol Sen'de Başlar"

controltonight.com diye bir site yapmış Amerikalılar, özetle "kontrolünüzü kaybedecek kadar içip, pişman olacağınız şeyler yapmayın" diyor. Pişman olacağınız şeyler trafik kazasından tutun da, taciz hatta tecavüze uğramaya kadar gidiyor. Adım adım "ne yapsaydınız olayı nasıl engelleyebilirdiniz"i göstermişler.


Ancak taciz ve tecavüz kurbanı bir grup insan siteye epey tepki göstermiş. "Ne yani, içmeseydik başımıza bunlar gelmeyecek miydi? Yaşadığımız şeyi nasıl bu kadar basite indirgersiniz" ve benzeri tepkiler var. Bu da başlı başına bir tartışma konusu kuşkusuz ancak ben en azından yetkililerin bu tür bir reklam kampanyası yapmalarını doğru buldum. "Reklamın iyisi kötüsü olmaz" sözüne ne derece katılırsınız bilmem ama bu kampanyanın dikkat çektiği kesin; zaten hedef tam da bu!
Ülkemizdeki gibi, bu tür konuların yok sayılmasındansa, controltonight.com gibi kampanyaların yapılmasını tercih ederim!



5 Aralık 2011 Pazartesi

"Güçlü" Olmak

90'ların başında Cher'in Strong Enough diye bir parçası vardı, dinler dururdum... Aldatılmış bir kadının "sensiz yaşayacak kadar güçlüyüm artık" haykırışı... Bir kaç gündür yine tekrar takıldım bu parçaya, 5 kere, 10 kere, milyon kere...
İnsan neden karşısındakinin davranışlarını kendi üzerine alınır? Neden onun hatalarını kendi üzerinden değerlendirir? Kendi üzerinden çözmeye çalışır? Neden "bu onun ayıbı, kendi kaybeder" demek bu kadar zor olur? Neden kendimizi bu kadar hırpalamaya kodlanmışız? Düzlüğe çıkana kadar illa bir süre geçmesi şart mı? Neden bir şeyi, olduğu an çözemiyoruz? Neden önce kendimize dönüyoruz? Yalnızlık korkusu mu bu? Yalan olduğunu bile bile devam etmek yalnızlığı azaltmaz ki oysa... Hormonlar mı? Yoksa sadece ve basitçe "yanlış insanı seçmiş" olmak mı?


3 Aralık 2011 Cumartesi

Gay Bir Erkekle Hetero Bir Kadın

Olabilir mi? Oldu! O güne kadar bildiğim tüm doğrular yıkıldı! Her şey O'nun "çok güzel bir kadınsın" demesiyle başladı... Gururum okşandı, teşekkür ettim... Gay olduğundan öylesine emindim ki, konunun hiç üzerinde durmadım. Gel zaman git zaman iltifatların "şiddet"i arttı, "sana bayılıyorum, beni niye ciddiye almıyorsun"lara kadar geldi. Aklım çelindi, acaba gay değil miydi? Gay bir arkadaşıma sordum, "sence o da gay mi?", "tabi ki gay!" dedi. Diğer taraftan O, eski kız arkadaşlarını anlatmaya devam ediyordu...
İçkiliydim, yalnızdım, şefkate hasrettim, kırılgandım. Teklifini kabul ettim, evine gittim. Ve O'nunla seviştim! Üstelik defalarca. Üstelik bir başka gün tekrar, ve sonra tekrar, ve sonra...

Modern insan, şehirli insan, doğadan kopuk insandır. Çok şey bildiğini sanır. Ve çok yanılır! Mesela gay kimdir? Kibar jestleri, abartılı mimikleri olan bir adama bakar bakmaz "bak bu da gay" demek doğru mudur? Bazen bir el hareketi, bazen bir bakışla bir insanın gay olduğuna inanmak, hatta emin olmak... Neye göre veriyoruz bu kararları? Kaçımız kararlarında doğru? Hem bazen insan kendine bile itiraf edemezken, kendi bile kendi arayışının farkında değilken...

Hem acaba gay/biseksüel bir erkekle yatmak, heteroseksüel bir erkekle yatmaktan farklı mıdır fiziksel anlamda? Enerji alışverişi anlamında? Kadınla erkek ying'le yang'se, artı ile eksi ise, kadının kadınla yatması, kadının homoseksüel bir erkekle yatması, erkeğin erkekle yatması beden ve ruhta ne gibi farklar yaratır kadın-erkek birleşmesine göre? Yoksa bunlar da modern karmaşanın yanlış bilgileri mi?

Kaçımız bildiklerinden emin?..

18 Kasım 2011 Cuma

Suça Ortağız

Ülkemde 13 yaşında bir çocuğa 26 "adam" tecavüz ederken, çocuğun rızası olması nedeniyle adamlar ortalıkta dolaşırken, düşüncelerini özgürce ifade edenler 1.5 yıla mahkum olabiliyor. Neden? Çünkü dinin saçmalık olduğunu yazmış, öyle düşünmüş, öyle söylemiş, öyle ifade etmiş... 22 Kasım yaklaşıyor, birkaç gün içinde internetimiz filtrelenecek. Bu haliyle bile ekşisözlük ve benzeri sitelerden nasibini alan aldı, "mahkeme", "suç" lafları havada uçuşurken, pek çok insan yazmaya, düşünmeye, konuşmaya çekinir oldu. Basılmamış kitaplar bile hapse girmeniz için yeterli bugünün Türkiye'sinde artık!

Konuyla ilgili aşağıdaki linki tıklayarak bilgi sahibi olabilir, destek olabiliriz. Susmayın, sıra size de gelecek...

Suça Ortağız

3 Kasım 2011 Perşembe

Tecavüze Karşı Yürüyüş!

13 yaşındaki çocuğa değil 26, 1 kişi bile tecavüz etse çok büyük suç! Ve benim ülkemin yargı sistemi bunu cezalandırmak şöyle dursun "çocuğun rızası var" diyebiliyor!
Konuyla ilgili uzun bir yazı düşünedurayım, bir yandan da konuyla ilgili protesto yürüyüşünü köşemden bildirmek istedim. Sokaktakvimi adlı blogun linkini aşağıda bulabilirsiniz.
Sesimizi duyuralım!..

http://sokaktakvimi.wordpress.com/2011/11/02/11-11-06-tecavuzcu-adalete-karsi-yuruyus/


17 Ekim 2011 Pazartesi

Hilal Cebeci'nin Gözünden Sekse Bakış

Hilal Cebeci, Esra Ceyda kardeşler vb. "kadın"lığıyla şöhret olmaya çalışan kadınlardan hoşlanmam. Kullandıkları yöntemi takdir etmediğim gibi, hem son derece ucuz hem de seksilikten uzak bulurum. Ancak bugün elime geçen bir yazı "Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek gerektiğini" düşündürttü bana ve burada paylaşmaya karar verdim. Hilal Cebeci, aşağıdaki yazıyı kaleme almış; cinselliğe bakışla ilgili çok doğru birkaç noktaya değinmiş. Yazım hataları, cümle düşüklükleri vb. pek çok detayı göz ardı edip, anlatılmaya çalışılanın ne olduğuna odaklanınca bence çok başarılı bir yazı. Hele ki gazete, kitap okumayan ve neredeyse tamamen internetten beslenen bir gençlik olduğu düşünülürse, bu yazı kitlelere ulaşmak açısından son derece başarılı!



"Vibratör İndirimi...
Bizler nasıl dünyaya geliyoruz, seks yapılıyor ve biz dünya’ya geliyoruz?

Peki o zaman bu kadar doğanın kanunu olan bir eylemden neden bu kadar korkuyoruz, konuşamıyoruz, kötü birşey olsa bizler şuan dünya’ya gelebilirmiydik?
Demek ki iyi ve faydalı bir şey..
Seks yapmanın sağlığa faydalarını, uzmanlar anlatmakla bitiremiyor..

Tabiki temiz ve sağlıklı olan seksden bahsediyoruz..
Yani sürekli partner değiştrimek, korunmasız seksin son derece sakıncalı olduğunu söylemeye gerek yok...
Peki uzun soluklu ilşkilerde seks nasıl bir değişim geçiriyor?
Yani, bir zaman sonra sanki bir görev mi oluyor?
Erkek veya kadın gözlerini kapatıp başkalarınımı hayal ediyor?..
Bu sorun bir çok arkadaşımın başına gelen birşey seks hayatları monotonlaşınca gözlerini kapatıp başkalarını hayal ediyorlarmış:)
Bence çok korkunç bir durum, düşünsenize sevgilinizin gözü kapalı sevişirken, acaba başkasını mı hayal ediyor diye düşündükçe, konsantreniz tamamen kaybolur ve her şey biter.. Kabus gibi:)
Bence, seksde klasik şeylerden uzaklaştıkça uzun süreli ilişkiler zarar görmez, fantazilere yönelin, fantazi çok hoş birşey bence en iyi afrodizyak, mutlu çiftlerin güzel bir seks dolabı olmalı bence ve seksi sadece yatak odasıyla sınırlandırmamak gerekir...
Çünkü, bana göre sadece yatak odasına sıkıştırılmış bir seks bir süre sonra monotonlaşır, işte o noktada uzun soluklu ilşkiler sorun yaşayabilir...
Sekshoplar’da en çok satılan ürün hizmetçi kostümüymüş, çok enteresan değilmi:)))
İki sene önce hollandada yaşayan bir arkadaşım gülerek beni aradı..
Hollanda haberlerinde görmüş seksshop’da vibratör indirimi varmış, bir kuyruk varmış metrelerce ve insanlar gayet normal bir şekilde habercilerin görüntü almalarından rahatsız olmadan üstelik röpörtajda vererek indirimli vibratörleri almışlar...
Burda öyle birşey olduğunu düşünsenize taşlarlardı heralde özellikle kuyruktaki kadınları...
Her yazında bahsediyosun diyeceksiniz belki ama, biliyosunuzki damacanayla seks yapan, tavukla cinsel ilişkiye giren insanların olduğu bir toplumda yaşıyoruz bunlar haberlerde yayınlanıyor kafamdan uydrumuyorum...
Hayvanlara bunu yapan gözü dönmüş sapıkların çocuklara neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorum!...
Gerçekten allah herkesin coluğunu çocuğunu korusun, böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum, çocuk yapanlarıda çok cesur buluyorum açıkcası..
Seks tabu olmakdan çıktığı zaman işte bütün sapıklıklar, azalıcak..
Yapılan araştırmalarda seks suçları avrupada diğer ülkelere göre daha azmış, sebebini anlamak için zeki olmaya gerek yok..
Geleceğimizin sağlıklı bedenler olmasını çok istiyorum..
Bizden sonraki nesil umarım bütün bu saçmalıkları aşmış mutlu bir nesil olur..
Bazı konuları kafalarında bitirmiş bir gelecek umut ediyorum
Özellikle birbirini seven hoşgörülü insanların olduğu, hayvanlara doğaya değer veren insancıl bir gelecek arzu ediyorum..
Lütfen birbiriniz sevin hoşgörülü olun, nefret çok kötü bir duygu üstelik bu kadar kısa bir dünya için...
Sevgilerimle...
Hilal CEBECİ"

linke gitmek isteyenler için: Vibratör İndirimi- Hilal Cebeci

7 Ekim 2011 Cuma

Eşcinselin de Adı Yok!

Türkiye'de azınlık olmak... Farklı olmak... Diğeri olmak... Zor! Çok zordur!

Biz koyun bir milletiz. Sevmeyiz öyle farklılık, değişiklik filan. Standart olacaksın, çok dikkat çekmeyeceksin. Hele ki kız çocuğuysan... Fazla sesli gülmeyeceksin, bacaklarını kapatıp oturacaksın, az biraz okuyacak, yirmilerine gelince "efendi" bir çocukla evleneceksin.

Hele ki erkek çocuğuysan... Büyüklere pipini gösterecek, bir an önce askere gidecek, dönüşte "namuslu" (bakire) bir kızla evleneceksin.

Hele ki gaysen... Kimseye, kendine bile itiraf etmeyeceksin! Heteroseksüelmiş gibi yapacak, evlenip çoluk çocuğa karışacaksın!

Bir çok gay arkadaşım var. Her birinin hayatı ayrı ayrı zor... Kimisi iş yerinde tacize uğruyor, kimisi ailesinin "haydi evlen artık" baskısından bıkkın, kimisi mahalledeki bıçkın delikanlıların laf atmasından bezgin... (ki bu da ayrıca tartışılması gereken bir konu. Ülkemizde "eğer gay'sen, sürekli seks düşünür, seks istersin" gibi tuhaf bir algı var. Tam da bu nedenle homoseksüellere laf atan o "delikanlılar"ı da masaya yatırmak lazım.)

Homoseksüellik ile ilgili internette bir araştırma yapın, hemen göreceksiniz; kaynak çok az, olanlar ise hiç iç açıcı haberlerle dolu değil maalesef. Eşcinsel dernekleri kapatmaya çalışmaları mı dersin, sitelere erişimin durdurulması ve dahi "bu sitelerde ne işin var" denmesi mi... Bir çok konuda olduğu gibi, bu konuda da "ne kadar çok az konuşursak, o derece namusumuzu koruruz" mantığıyla konu kapatılıyor, yok sayılıyor. Askere gitmek istemeyenler, homoseksüel olduklarını fotoğraflarla (!) belgelemek zorunda bırakılıyor! Geçenlerde bununla ilgili çok ironik bir haber vardı; TSK, sanatçı Kutluğ Ataman'ın askerliğe elverişli olmadığını belirttiği raporda, kendisinin eşcinsel evlilik yaptığını belirtmiş ve dolayısıyla eşcinsel evliliği tanımış oluyordu! Yazıyı kaleme alan Ezgi Başaran'ın dediği gibi "bir künt zekalı kabadayı gibi davranırsanız, homoseksüelliği hastalık olarak tanımladığınız raporda eşcinsel evliliği de mis gibi tanımış olursunuz"! Oh olsun!
Bulabildiğim birkaç örnek linki aşağıda verdim. Verdim ki tartıştığımız şeyin ne olduğunu bilelim. Eşcinsel dernekler, eşcinsel hakları, eşcinseller hakkında çıkan bazı yazılar (aralarında 1 adet iyi haber de var, haksızlık olmasın diye onu da koydum!)
Yetkililere sesleniyorum; cinselliği konuşmadığımız/ konuşturtmadığınız için insanlar seks yapmaktan vaz geçmeyecek! Eşcinselliği konuşmadıkça gay sayısı azalmayacak! Kadına şiddet tartışılmadığı için cinayetler durmayacak! Bu kadar devekuşluğu yetmedi mi?

http://www.istanbulgay.com/turkce/hukuk.html
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14574142.asp
http://siyahpembe.org/haberler/siyah-pembe-ucgen-nefret-suclari-konferansindan-cekildi/#more-733
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1064067&Yazar=EZGİ&Date=22.09.2011&CategoryID=97
http://news.turkgayclub.com/turkiye/3737-fatma-sahin-pembe-hayat-escinsel-dernegi-temsilcisini-toplantiya-davet-etti.html

30 Eylül 2011 Cuma

Bakış Açını Değiştir!


* Eşcinsellik 450'nin üzerinde türde bulundu. Homofobi ise sadece 1 türde.
Şimdi hangisi daha tabiata aykırı görünüyor acaba?

22 Temmuz 2011 Cuma

Buldun Kılsızını İstiyorsun!

Beden kutsaldır! Bu yazıya öncelikle bu önkabulle başlamalı. Beden, 5 duyumuzla varolduğumuz bu evrende/ bu evrenle bizim biricik iletişim aracımız. Beden biricik, beden kıymetli, beden sağda solda, onunla bununla harcamayacak kadar önemli!

Beden, "Ben"i gerçekleştirme aracımız. Kendimizi var edebilmek, ifade edebilmek, etrafımızı algılamak ve etrafımıza algılatmak için kullandığımız araç. Kendimizi doğru algılatabilmek için ise mümkün olduğunca kendimize samimi olmamız şart. Etrafa kendini sevdirmek, beğendirmek için çabalarken kişinin unuttuğu şey ise şu: Kendini sevmeyen, başkası tarafından da sevilemez...

Kendini sevmek için kişinin öncelikle kendini tanıması lazım. Pek çok kişi "Bu ne biçim laf? Tabi ki kendimi tanıyorum" diyor, biliyorum. Kendini tanımanın tanımını yapmak gerek önce. Kendini tanımak demek, kendine dürüst olmak demek. Kendiyle iletişimde olmak demek. Sevdiği şeylere sahip çıkmak, sevmediklerinden kendini sakınmak demek. Ben'ci olmak demek, ben'cil olmak demek... Bedeniyle iletişimde olmak demek. Kendini tanımak demek, bedenini tanımak demek, bedenini sevmek demek. Kendini aynada bile incelememiş olan biri, kendini tanıdığını iddia edebilir mi? Mastürbasyon yapmaya utanan biri, bedenini tanımaktan söz edebilir mi? Bedenine nasıl zevk vereceğini bilmeyen biri, başkasına zevk verebilir mi?

Çocukluktan kadınlığa geçen bedende bir çok fark belirir; bunlardan en belirginleri büyüyen memeler ve kıvrımlanan beden hatları ve uzayan tüyler.
Bu kıl-tüy konusu enteresan bir konu. "Ne kadar kılsızsan o kadar temizsin" gibi bir algı var...

Pek çok erkek tüysüz bir amı, am olarak değil, bebek-çocuk pipisi gibi algıladığı için tercih ediyor.
"Pırıl pırıl" dendiği zaman da durumun iyice altı çizilerek tüysüz olanın iyi olduğuna gönderme yapılıyor.
Kadın amı tüylerden ötürü bir "bilinmezlik" duygusu yarattığından, alt benlik olarak pek çok erkek tüyleri tehdit olarak algılıyor. Hatırlayanlarınız olacaktır, bir Almodovar filmi olan "Hable Con Ella"  filminde müthiş bir sahne vardır. Adam gittikçe büyüyen, büyüdükçe devleşen bir Am'dan içeri düşer, aynı bir uçurumdan aşağı düşer gibi...
Bu konunun eminim psikolojik ve hijyenik pek çok alt kırılımı vardır ve konu bir çok farklı açıdan tartışılabilir ancak benim asıl altını çizmek istediğim şu: Sen kendini nasıl seviyorsan, doğrusu odur!

Kişi, bedeninin tek sahibidir. Öncelikli olarak kendi bedenini sevmeyen, başkasına da kendini sevdiremez. Konu tüy ya da başka birşey, aslolan kişinin ne istediğidir. Kişi eğer kendini tüylü seviyorsa, sırf erkekler sevmiyor diye budamak çok yanlış. Hoş, bence bebek gibi görünmek zaten kadın doğasına ters ama öncelikli olarak önemli olan kişinin kendi tercihleri... "Ben" oldukça, mutluluk artar.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

"BEN"

İnsanların mukaddes mabetlerinin kutsal eşiğinden içeri,onlara rağmen adım atmayın...

...

Ben varım. Var olacağım. Ellerim... Ruhum... Bu gök benim... Benim ormanım...  Benim dünyam... Bu benim vücudum ve ruhum; aradığım herşey Ben'de... Ben,  var olmanın, yaşayan, yürüyen, hisseden canlı bir ispatıyım.
Gören benim gözlerim ve benim gözlerimin bakışı bütün dünyayı güzelliğe boğuyor. Duyan benim kulaklarım ve benim kulaklarımla duyabilmek, dünyadaki bütün sesleri tatlı namelerle süslüyor. Düşünen benim aklım ve gerçekler benim düşüncelerimle aydınlanıyor. Kendi arzumla seçen benim ve yalnızca arzumla seçtiğim şeylere hürmet ve sevgi duyacağım.

İyi, kötü, doğru, yanlış birçok kelime biliyorum. Ama bunların içinde kutsal olan bir tane var, o da "BEN".
Seçtiğim yolu aydınlatan ışık ve o yolun pusulası içimde ve orada her şeyimle;  gören gözüm, duyan kulağım, anlayan ve düşünen aklımla ben varım.

Hedefim ve kendimin tek amacı: huzur ve mutluluk. Mutluluk o kadar yüksek bir değer ki, daha üstün bir hedefin bile peşinde koşmaya ihtiyacım yok.  Mutluluğum herhangi bir sona giden bir araç da değil. O gidilebilecek en son nokta, ulaşabilecek en büyük hedef. Kendi kendimin hedefi, kendi kendimin sebebi...
Ben başkalarının ulaşmaya çalıştığı sonların da aracı değilim. Başkalarının bir aleti, tornavidası da değilim. Başkalarının arzularının hizmetkarı da, yarasının bezi de, onların mabedlerine adadıkları kurban da olmayacağım...

Ben bir insanım. Bana ait olan bu mucize, benim sahip olduğum ve koruyacağım bir şey; ben koruyacağım, ben kullanacağım ve onun önünde yalnız BEN secde edeceğim.
Sahibi olduğum güzellikleri, erişilmez değerleri kimseye teslim ve emanet etmeyeceğim. Hatta onları istemediğim sürece kimseyle paylaşmayacağım. Onlar benimdir. Yalnız BENİM. Manevi bütünlüğümün hazinesini, bozuk para gibi harcayıp fakir ruhlara, manevi bütünlüğü olmayanlara sadaka olsun diye rüzgarın hakimiyetine terk etmeyeceğim. Bana ait olan, benim sahip olduğum bütün zenginlikleri; düşüncemi, arzumu, hürriyetimi ben koruyacağım. Bunların içinde üzerine en çok titreyeceğim, en ulu göreceğim şey, şüphesiz hürriyetimdir. Onu kimseye teslim ve emanet etmeyeceğim. Hatta kimseyle paylaşmayacağım.
Babama-çocuğuma, karıma-kardeşlerime, hiçkimseye hiçbir şey borçlu değilim.  Onlardan istediğim, talep ettiğim bir alacağım da yok. Hiç birinden benim için yaşamasını talep etmiyorum ve ben de hiçbirisi için yaşamıyorum. Hiçbirinin ruhunda gözüm yok ve artık hiçbiri benim ruhuma hasetle bakamaz.

Onların düşmanı da dostu da değilim. Her biri hak ettikleri yerde duruyorlar içimde. Bildiğim tek şey varsa, o da sevgimi kazanmaları için, doğmuş olmaları yetersizdir. Sevgimi hiç kimseye laf olsun diye, sebepsiz yere veremem. Şans eseri yanımdan geçen, yanımda duran, yanımda doğup yaşayan kimse onun sahibi olamaz.

Ben sevdiğim insanlara sevgimle şeref veririm. Şeref ise kazanılması gereken bir şeydir. Bunun yolu da söyleneni düşünmek, istenileni söylemek, emredileni istemek, kısacası yaşamak için yerde sürünmeye rıza göstermek olamaz.


Artık insanlar arasından arkadaşlarımı BEN seçiyorum. Ama arkadaşlar, köleler veya efendiler değil. Sevgimin temeli olan hürmetle bağlanıyoruz birbirimize, mecburiyetle değil. Gönlümün istemediğini yapmayacağım. Gönlümün istediğini seçiyor ve seçtiklerimi sevip onlara hürmet ediyorum. Onların ne esiri, ne de hakimi olacağım. Onlara ne emredeceğim, ne de itaat.
Onlarla istediğim zaman, daha doğrusu karşılıklı arzularımız mevcut olduğu zaman ve arzularımızın devamı süresince el ele sıkışacağız, el ele tutuşacağız, el ele oturup dostluk kuracağız ve yan yana yalnız olacağız.
İnanıyorum ki herkes ruhunun tapınağında yalnızdır ve yalnız olmalı, yalnız bırakılmalıdır. Bırakın herkesin içindeki bu mabet dokunulmamış, lekelenmemiş olarak kalsın. Bırakın insanlar istedikleri elleri, istedikleri sevgi ve şiddetle sıksınlar; insanların mukaddes mabetlerinin kutsal eşiğinden içeri, onlara rağmen adım atmayın.

Bütün ellerin, en kirlisinin bile mıncıklamaya hak kazandığı anda mutluluğumun ne değeri olabilir? Aptalların bile el uzattığı yerde aklımın, sefil ve güçsüzler de dahil olmak üzere bütün yaratıkların tahakkümü altında kalan hürriyetimin ne kıymeti olabilir? Ve yalnız eğilerek, itaat ederek, hürmet etmediğim kişilerin hürmet etmediğim fikirlerini kabul edeceksem, hayatımın ne kıymeti olabilir?
Ben, "biz" denen o korkunç hayaleti, esaret, çapulculuk, sefalet, cehalet ve hayasızlıktan gelen bu rezalet kelimeyi ezdim, çiğnedim, mağlup ettim.
İşte gerçek kudretin gerçek yüzünü görüyorum şimdi. Bu kudreti toprağın üzerinde yüceltiyorum.
Bu kudreti insanlar var oldukları günden beri aramışlar, bu bilinmeyen kudret onlara mutluluk, huzur ve gurur vermiş. Bu kudret,bu tek kelime:
BEN
Buraya ve her yere, benim bayrağım ve işaretim olan kelimeyi yazacağım. Bu kutsal kelime:
BEN 


(Ayn Rand; "Bencilliğin Erdemi" kitabından)

29 Mayıs 2011 Pazar

Kadın İsterse



Fransız filmleri Kinder sürpriz yumurta gibidir; içinden ne çıkacağı hiç belli olmaz. Bazen eline yüzüne bulaşır, bazen de şaşırtıcı şekilde iyi çıkar. Hoş, Michel Gondry ve Luc Besson filmleri genelde iyi çıkıyor ama koca sektörde sadece iki ismin filmlerini beğenerek "Fransız filmlerini seviyorum" demek pek iddialı olur.
Her neyse, bu akşam Kadın İsterse (Potiche) filmini izledim ve sevindirici bir şekilde film çok iyi çıktı! Filmi seyretmeyi düşünenler, merak etmeyin, filmi anlatmayacağım. Ancak film pek çok açıdan o kadar eğlenceli ki, bahsetmeden edemeyeceğim.
Bir kere film 1977 Fransa'sında geçiyor. Kılık kıyafet, mekanlar, müzik çok güzel. Kadın- erkek ilişkisi çok iyi işlenmiş. "Ev süsü" olmaktan bıkmış bir kadın, kocasının işini devralıyor ve işleri "adam gibi" değil, "kadın gibi" yapıyor, sorunları "kadın gibi" çözüyor. Çok da güzel yapıyor. Ezilen, hor görülen, kötü davranılan bir eş olmaya yıllarca boyun eğen bir kadının kabuğunu kırmasını izliyoruz ama bunu öylesine zarif ve zorlamasız yapıyor ki cidden "Kadın İsterse" diyorsunuz seyrederken. Kadın isterse, içindeki potansiyeli çıkartıp kendini müthiş değiştirebilir, dönüştürebilir, geliştirebilir. Filmi henüz seyretmemiş olanların keyfini kaçırmamak için detay vermek istemem ancak filmdeki "kurban" olarak görünen kadının seks konusunda da ipleri eline aldığını görmek, filmi daha da keyif katıyor diyebilirim.
Film 1977'de geçmesine rağmen hiç demode değil. Biz, özellikle Türkiye'de, hala bu konuları konuşuyoruz. Kadının, kendi hayatının kontrolünü eline alması, ekonomik bağımsızlığını elde etmesi ve toplumda üretici olarak aktif rol alması ve dahi cinselliğini istediği gibi yaşaması, kendine olan özgüveni ve duruşuna sahip çıkışını seyretmek çok keyifliydi. Seyredin ancak yalnızca seyretmekle kalmayın, üretime, cinselliğe, kendi duruşunuza seyirci kalmayın; aynı zamanda aktif rol alın!

27 Mayıs 2011 Cuma

"Afgan Kızı" Olmak Ya da Olmamak...


Steve McCurry'nin meşhur fotoğrafı "Afgan Kızı" tuhaf duygular uyandırır bende hep. Gözündeki ateş insanı hipnotize ediyor adeta, hani gözünü alevlerden alamazsın ya, onun gibi... Sharbat Gula isimli bu kadının Steve McCurry tarafından çekilen bu ilk fotoğrafında Sharbat henüz 12 yaşında. Capcanlı, dipdiri, ateş gibi.
Yıllarca izini arayan McCurry, Sharbat'ı 2002'de bulup tekrar resmettiğinde kadın sadece 30 yaşında! Evet evet 30! 50 değil, 45 değil, yalnızca 30...
10'lu yaşlarında evlendirilen bu çocuk-kadın, 30 yaşında tekrar bulunup röportaj yapıldığında 4 doğum yapmıştı bile. Eğitimsizlik, bakımsızlık ve imkansızlıkla birleşip, üstüne çocuk yaşta evlilik ve çocukla perçinlenince (!), Afgan Mona Lisa'nın gençliğine tüy dikmiş!
Fazla söze gerek yok, fotoğraflar benim yerime yeterince konuşuyor; hatta avaz avaz bağırıyorlar. O nedenle sözü burada kesiyor ve sizi fotoğraflarla başbaşa bırakıyorum...

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Sevişmek Ayıp Değil, Haktır!

Okuduğum bir yorum/ alıntı sayesinde tanıştım Emma Goldman adlı şahsiyetle. Rusya'da doğup, Amerika'ya göçen bu enteresan şahsiyet, sıkı bir anarşist, feminist, gay hakları savunucusu, ateist...
Aşağıdaki yazı, Emma Goldman'dan bir alıntı, buyrun.
(Rusya'dan Amerika'ya göçerken ne oluyorsa bu kadınlara, Ayn Rand de böyle, Emma Goldman da, belki henüz keşfetmediklerim de... Buldukça yazacağım.)



KADIN ARKADAŞLAR!
Cinselliğimize ambargo koydurmaya son!
Sevilmeyen bir bedene dokunmak, bir insanlık suçudur.
Çifte standartlı ahlak, kadınlara rahibe gibi yaşamalarını buyururken, erkekleri azdırır.
Çoğu kadın, cinselliğini gizler, gösterene de "orospu" der bu iki yüzlü ahlakı dayatanlar.
Ve bu erkekleri azdıran, kadınları pasifleştiren, ahlaksızların ahlakına, göre, cinsellik, sikmeye (sikme burada, tek taraflı, penisin girmesine dayandırılan bir edimdir) bağlanır.
Bu yüzden, çoğu kadın ve erkek, ruhsal ve bedensel yönden zarar görüp, sakatlanmaktadır.
Cinselikle aşk bir bütündür.
Bütün bu yasakların ve önyargıların ardındaki gerçek, tarihsel olarak, kadınların cinsel gücünden korkmalarıdır.
Ve Kadınların sınırsız orgazm olma potansiyelinden elbette.
Orgazm olamayan kadın yoktur. Kadın bedenine dokunmasını bilmeyen hödük erkekler vardır!
Bir kadın da, sevişmek arzusunu bağıra bağıra dillendirmelidir.
AM güzeldir!
Orospular seksi ve akıllıdır, şereflidir. Namus, şeref bacak arasında değildir.
Şerefsizlik, kadın bedenine ambargo koyan, iki yüzlü ahlakçılıktır.
Gönülsüz sevişmek ve tacizdir. Sarkıntılıktır.
Orospuluk, pezevenlik, kadın bedenine ambargo koyan, iki yüzlü ahlakın bekçilerinin eylemidir.
Kadınlar, sevişmeyi ertelememeli, erkeklerden baklememelidir. Varsın "kötü" kadın desinler.
"Kötü kadın olmak, iki yüzlü ve hasta kadın olmaktan iyidir.
Seçilmeyi beklemeyin,
SEÇİN!

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Savaşma Seviş!

Yazımı Zigot'un bu yazısını okuduktan sonra, yorum olarak yazmıştım. Ancak konunun tekrar tekrar tartışılmasına taraftar olduğum için, yorumumu bir de buradan yayınlamak istedim.



Kadın varoluşu olsun, erkek varoluşu olsun hatta basitçe varoluş olsun, her türlü farkındalık önce soru sormakla başlar; NEDEN. Neden doğdum, neden bulutlar var, neden yağmur yağıyor, neden varım...
Aslında bu çok uzun konuya mümkün olduğunca kısa cevap vermeye çalışacağım ancak bu yazıdan bir değil, birkaç konu çıkar aslını istersen.
Birşeyi FARKETMEK için önce soru işaretinin olması lazım. Düşüncenin oluşması ancak bu şekilde mümkün.
Kadın farkındalığı nedir? Ben kadınım demek yeterli mi? Birçok kadın, "ne yani, tabi kadınım, ne biçim soru ki bu şimdi" diyip geçiyor. "Memelerim var, vajinam var, kadınım işte, farkındayım..."
Öncelikle farkındalık öyle birşey değil. Kadınlığının farkında olmak, ona sahip çıkmak demek, kadın olarak kendinle barışık olmak, bedeninle barışık olmak, cinselliğinden utanmamak, erkeklere karşı 1-0 mağlup hissetmemek, kendini ezdirmezken bir yandan da erkeklerle savaş halinde olmamak ve daha buna benzer pek çok olguyu içerir.
Kadınlığına sahip çıkamayanların bir kısmı elbette ki coğrafi ve sosyoekonomik nedenlerden ötürü başaramıyorlar bunu ancak büyük çoğunluğun nedeni bu değil. Eğitimli, sosyoekonomik durumu iyi pek çok kadın da kadınlığının farkında değil. Kadınlığı süslenip erkeğe şımarıklık yapmak, "gösterip vermemek", erkeği kıskandırmak, "kadınlığını" kullanıp koca avlamak sanıyorlar. Kadınlığının farkında olmak, hele hele kadınlığına sahip çıkmak bu değil!
Değişim için hem kadına hem erkeğe ihtiyaç var. Yin- Yang gibi, kadının erkeği, erkeğin de kadını tamamlamasına ihtiyaç var. Gerçek kadın, erkeği, gerçek erkeği düşman olarak görmez. Gerçekten erkek olan erkek de gerçek kadına, kadının hak ettiği sevgi ve saygıyı gösterir. Elbette ki burada bahsi geçen GERÇEK KADIN ve GERÇEK ERKEK, varoluşunun farkında, cinselliğinin farkında, kendiyle barışık KADIN ve ERKEKtir; kadıncıklar ve polat alemdarcıklar değil!
Değişimin mümkün olması ilk olarak kadınların değişimiyle mümkün çünkü;
Doğa dişidir, değişim kadın ile mümkündür. Kadın, varoluşu gereği, aylık periodu gereği, sürekli değişime uğrar, evrilir. Değişime ayak diremek yerine değişime ayak uyduran, kendini ve değişimini kabul eden, kendini doğal akışa bırakan kadın, değiştikçe, geliştikçe, onunla birlikte olan erkek de değişir ve gelişir.
Tüm bunların altında daha pekçok alt başlık var. Yorumumun başında dediğim gibi, bu yazıdan pek çok yazı çıkartılabilir. Ancak asıl anafikir bence; değişim için kadın ve erkeğin çatışmasına değil, birlikteliğine ihtiyaç var!

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Erotik Rüyalar

Son zamanlarda rüyalarım çok detaylı, belirgin, şuh! Birinde eski erkek arkadaşım zenci bir erkekle sikişiyordu! Üstelik arkasını dönmemişti, misyoner pozisyondaydılar. Bir başka rüyada yine aynı eski erkek arkadaşımla sevişirken kapı çalınıyor, Rus bir fahişe beliriyordu kapıda; meğer bizimki davet etmiş!
Freud acaba nasıl yorumlardı bunu, ya da Jung? İnternette çok birşey bulamadım... Ama benim yorumlamam gerekirse, belli ki kafam bu ara çok karışık derim!

4 Mayıs 2011 Çarşamba

BDSM, Sekste Bencillik ve Ben

Sekste bencillik!
BDSM ile ilgili okuduğum bir yazı fikir aşamasında olan bu yazıyı yazmamı hızlandırdı.
Şimdiye dek hiç bir bdsm deneyimim olmadığı için ahkam kesmek istemem, öncelikle bunu baştan peşinen belirteyim.

Bdsm'nin, fantaziler gibi, kişiden kişiye değiştiği muhakkak. Bazısı bağlanmak, bazısı bağlamak, bazısı soğuk duş... farklı farklı talepler var. Kendi adıma, domine edilmekten pek hoşlanmam. Erkeği domine etmeyi de çok istemem, pasifize olması bende "yeterince erkek değil" algısı yaratıyor. "Doğrusu da budur" demiyorum, yanlış anlaşılmasın, "erkeğin teslim olması, erkek olmadığını gösterir" gibi bir iddiam yok ancak, seks sırasında iki tarafın da teslim olmasını tercih etmem. Bilakis, iki taraf da "bencil" olsun, istediğini yaşasın isterim. Bana göre teslimiyet, "orada bir köy var uzakta, gitmesek de görmesek de, o bizim köyümüzdür" tadında yaşanmalı, saygı da öyle. Onun bana teslim olduğunu bilmeliyim, ben de ona teslim olmalıyım ve bunu zaten bildiğimiz için birbirimize göstermemiz bile gerekmemeli, otomatikman bilinmeli, üstüne konuşmak dahi gerekmemeli...
Dominant olduğumu düşündüğüm ve bundan hoşnut olduğum yegane durum partnerime oral seks yaptığım anlardır, oral seksle ilgili yazımda bahsetmiştim... Oral seks yapan, yapılanı domine eder bence, genel kanı bunun tersi olsa da...
Başta dediğim gibi, bdsm'de tecrübeli değilim ancak fikir bazında böyle olduğunu düşünüyorum... Sekste (ve hayatta) bencillikle ilgili görüşlerimi Bencilliğin Erdemi adlı yazımda belirtmiştim, tekrar ediyorum, iddia ediyorum, "bencillik" kelimesini iyi tanımlamalı, altını iyi doldurmalı, hemen çamur atmadan önce "bencillik"in egoizmden farkını anlamalıyız. Karşındakini mutlu etmek adına kendinden vazgeçmek çok büyük bir yanılgıdan başka birşey değildir. BEN olmadan BİZ olmaktan bahsedilemez. Kendi isteklerine sahip çıkmak insanın en doğal hakkı olmasının ötesinde, kendine karşı en büyük sorumluluğudur. Sekste bencilliğe gelecek olursak, her kişinin sekste "olur" ve "olmaz"ları, arzuları, kuralları, kuralsızlıkları... farklıdır. Bdsm'den de hoşlanıyor olabilirsiniz, anal seksten de, yalnızca misyoner ilişki kurmaktan da... İsteğiniz her ne ise, bu konuda "bencil" olun, bunu bedeninize borçlusunuz.



Bettie Page

28 Nisan 2011 Perşembe

Seks Robotu Hakkımız, Söke Söke Alırız!

Bu ara aklımda seks oyuncakları hakkında bir yazı yazmak vardı, bu yazıyı görünce sizlerle paylaşayım dedim.

Dünyanın ilk seks robotunu bu linkte okudum. "Komiklik" adı altında yine kadınları aşağılaşmışlar, neymiş susturma düğmesi de varmış!

Benim asıl merak ettiğim, niye porno sektörü daha çok erkeklere yönelik? Niye internette erotik veya pornografik erkek görseli aradığımızda karşımıza hep gay siteleri çıkıyor? Kadınlar seksi erkek görmek istemiyor mu? Sektör niye hep erkeklere yönelik?

Kadınlar seks hakkında konuşmaya çekinir, "ucuz kadın" damgası yemekten korkar, tamam anladık da, internette bakmaya da mı utanıyorlar? Yoksa bu da ataerkil toplumun bize dayatması mı?

Biz de erkek robotlar istiyoruz, ayıp mı?


20 Nisan 2011 Çarşamba

Bir Bedende Kaç Kadın?..

Blogun ilk yazılarında bahsettim; birçok dilden, dinden, burçtan, sünnetli sünnetsiz adamla oldum, hepsini zamanla yazacağım dedim. Dedim demesine de, bunları yazmamın bir anlamı olsun istedim. "Seks anısı" olmanın ötesinde bir anlamı olsun. Belli bir konuyu tartışmak veya bir duygumu paylaşmak veya... Ama her durumda, yazılarımın bir anlamı olsun.
Son zamanlarda hayatımı sorgular oldum. Çok sıkıntılı birkaç gün geçirdim, doğum sancısı gibi. Kendimi kapattım, asosyalleştim, keyifsizleştim.
Dönem dönem yaparım böyle. Bir düşünce gelir önce, sonra bir sıkıntı. Bilirim ki bunun sonunda yeni bir"ben"i keşfedecek, yeni bir kat deri atacağım. Anka kuşu gibi küllerimden doğacağım. Öldürmeyenin güçlendirdiğini bildiğimden sabırla bekler, kendimi bırakırım. Sıkıntımı görmezden gelmek yerine, dibine kadar gider, çıktığımda en dipten geri çıkarım.
Birkaç gündür bir anlam arıyordum, beni hayata rutinle değil, tutkuyla bağlayacak bir anlam. Sihirli kelimeyi bulmak gerekiyordu kilidi açmak için. Çocukluğuma kadar gittim, evre evre baktım kendime. Çocuk halim, ergen halim, genç kız halim, kadınlığımı ilk keşfettiğim yıllar ve bugün... O zaman da bu kadar rutin miydi yoksa yılların yorgunluğu mu çökmüştü üstüme?
İlişkilerim açısından düşündüğümde aslında başlarda daha rutindim, ilişkiye bir başladım mı yıllarca sürdürüyordum.
Sonra trak! Bir yerlerde bir kırılma yaşandı.Ne olduysa o ilişki böceği kadın bir anda çift dikiş gitmeye başladı. Kaybettiğim yılları mı dolduruyordum, beceriksiz adamları mı buluyordum, tatminsiz olduğumdan mı aldatıyordum, aldatmanın adrenalinine mi bağımlı olmuştum?.. Tam bilmiyorum. Aldatmadan rahat etmiyordum... Biriyle yatıp, biriyle kalkıyordum. Gecelik ilişkilerim de vardı, düzenli "metres"lerim de...
Sonra trak! O kadın gitti, "yoruldum, artık nadasa çekileceğim" diyen bir kadın geldi. Aylarca kimseye bakmadım. Yalnızlığın keyfini çıkarttım. Kendimi dinledim, kendimle kaldım. Aşka inanmadım, aşkı aramadım.
Sonra trak! Aşık oldum. Hayatımın (meğerse) ilk ilişkisini yaşadım. Ve gerçek seksi tanıdım. Çok sevdim, hiç aldatmadım. İlişkimi baş tacım yaptım, hiç yıpratmadım. Yıpranacağını anladığım an hemen ayrıldım. Hiç pişman olmadım. Ne o gitme dedi, ne ben kalırım dedim. Beni ben olduğum için sevdi, onu o olduğu için sevdim.
Sonra trak! Bugün... Geriye bakıyorum, hiç birinden pişman değilim. Ancak, hiç biri de ben değilim... Yada hepsi benim. Şu anki ben değilse de, bir dönemin "ben"i. Zamandaki kırılmalarımdan, "trak deme" noktalarımdan oluşuyorum. Acaba bir gün birinde karar kılacak mıyım, yoksa sürekli değişime mi uğrayacağım... Bunu ben de bilmiyorum. Belki de aslolan yalnız ve sadece değişimdir...

8 Nisan 2011 Cuma

Sen Bana Erken, Ben Sana Geç

Yok, erken boşalmadan bahsetmiyorum! Gerçi başlık, erken boşalma konusuna çok uygun olurmuş ya neyse. O konuyu yazacağım zaman yeni bir başlık bulurum artık...
Efendim, konumuz olgun erkekler. Erkekler "çıtır" kadın peşinde koşarken, kadınlar neden "kıtır" erkek ister?

Erkek Beyni adlı kitabı yeni bitirdim. Aynı yazarın Kadın Beyni kitabını okumuştum birkaç sene önce. Nöro-psikiyatri profesörü olan Dr. Louann Brizendine, tüm davranışlarımızı hormonal nedenlere bağlıyor. Duygu, konsantrasyon, cinsel istek- isteksizlik, ve daha aklınıza gelen herşey, kısacası varoluşumuzu hormon başlığı üzerinden tanımlıyor. Bu konuyu başka bir yazımda daha detaylı olarak yazmayı düşünüyorum ancak bu yazımda da biraz değinmekte fayda görüyorum. Bir süredir fazla didaktik yazıyor olmamdan şikayetçi olan okuyuculara sesleniyorum; merak etmeyiniz, bu yazı fazla "bilimsel" olmayacak.
Ne diyordum, hormonlar ve olgun erkekler... Kitabın savına göre, erkeklerin safhaları cenin, çocukluk, ergenlik, cinsel olgunluk- bekar erkek, babalık, orta yaşlı erkek, andropoz.
Diğer safhaları bir yana bırakarak cinsel olgunluğa geçen erkek ile orta yaşlı erkeği karşılaştıracağız. Kitap der ki ergenliğe geçen erkekte seks hormonu olarak bilinen testosteronda çocukluğa göre 20 kat artış oluyormuş. Bu, erkeklerin neden kadınlara göre çok daha sık seks düşündüklerini açıklıyor sanırım. Üstelik erkek beynindeki cinsellikle ilgili alan da, kadınların beynindekinin 2,5 katı!
Çocukluktan ergenliğe geçen erkeğin bir anda 20 kat testosteron oluşturması sonucu sürekli seks peşinde koşan yaratıklara dönüşmeleri, her çiçekten bal almak istemeleri biz kadınlara anlaşılmaz görünür bazen. Belki de bu yüzden olgun erkek daha caziptir. Sekse doymuştur, pekçok ilişki yaşamıştır, artık testosteronuna hükmedebilmektedir. Bu, artık seks istemedikleri anlamına geliyor sanılmasın sakın, olgun erkekler de cinselliğe çok önem verir. Ancak artık daha seçicidir. Üstelik tecrübelidir; istediği ilişki de olsa, sadece seks de olsa "amsalak" değildir. Çekingenliklerinden nisbeten kurtulmuş, komplekslerinden kurtulmuş, özgüveni oturmuştur. Kendini daha iyi tanır, ne istediğini daha iyi bilir, hoşlandığı kadına iltifat etmekten utanmaz. Dinlemeyi, yada dinliyor gibi yapmayı bilir!
Arkaik genlerimiz biz kadınlara bebek bakmayı, erkeğe ise avcı olmayı kodlamıştır. Feminist de olsak, güçlü kadın da olsak, genlerimiz bize "güçlü" olan erkeği seçmeyi buyurur. Bu yüzden midir bilmem, kadın kısmı şımartılmayı sever. "Küçük kız" olmayı, saçının okşanmasını, başını erkeğinin omzuna yaslamayı, arkasında onu koruyacak bir erkek olduğunu bilmeyi sever.
Kendimden örnek vermek gerekirse şahsen ben hep olgun erkekleri çok daha çekici bulmuşumdur. Bu belki biraz da onları yönetememenin verdiği heyecan. Kadın, erkekten daha önce olgunlaştığı için olsa gerek, yaşıtlarım bana hep çocuk gibi geldi, o yüzden de kısa sürede tükettim, çünkü herşey fazla kolaydı, istediğimi yaptırdım, kavgada hep son sözü ben söyledim... Bunun neresi heyecanlı ki? İlişki dediğin heyecanlı olacak, taraflar birbirine galip gelemeyecek, sen meydan okuduğunda o da meydan okuyabilecek, sen ona birşey öğretirken o da sana birşey öğretebilecek... Ben, bana meydan okumayan erkeğe saygı duyamıyorum. Sırf ilişki bitmesinden diye alttan aldığı zaman, işte asıl o zaman beni kaybediyor. Çünkü kişi "ben" olarak var olamazsa, "biz"den söz edilemez. İlişkide iki taraf da kendini var edemezse, o ilişki aslında yoktur. İşte olgun erkeklerde beni cezbeden şey bu. Daha "ben"cil olmaları. Kendilerine daha bir sahip çıkmaları, kendi duruşlarının olması, kendilerine olan saygıları, komplekssiz oluşları. Bir de tabi sekste daha tecrübeli olmaları (ve gri saçları)!


5 Nisan 2011 Salı

Bekaret Amda Değil Baştadır!

Takip ettiğim bir blogda, bekaret hakkında yaptığım yorumun başlık yapıldığını farkettim. Konuyu baştan yazmaktansa direkt linkini vermek kolayıma geldi... Bekaret zarı hakkındaki düşüncelerim, buradan buyurun...
http://ostrojenengellenemez.blogspot.com/2011/04/kutsal-fahiseden.html

"İnsanın, kendi doğasına karşı gelmesi, doğasını bastırmaya çalışması sapkınlığı ve suçluluk duygusunu derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Seksi günahmış gibi sunmak, bekareti ve bekaret zarını kutsallaştırmak çeşitli sapkınlıklara yol vermekten başka bir şey değildir. Sırf bekaret zarı bozulmasın diye anal seks yapan birçok kadının kendilerini seks yapan kadınlardan daha bakire görmeleri trajik ve dahi sapkınlıktır. Nokta."

(Fazıl Tar'a teşekkürlerimle...)

28 Mart 2011 Pazartesi

Oyumu Seks Partisi'ne Veriyorum!

Malum, seçimler yaklaşıyor. Bunu Tayyip Bey'le Kemal Bey'in kah çocuksu atışmalarından, kah bel altı vuruşlarından görmek mümkün. Seçim günü yaklaştıkça agresivite artıyor.

Ülkemde ılımlı İslam, türban, yolsuzluk, Ergenekon gırla giderken, eğitim, sağlık ve dahi evlere imam hizmeti sunulurken, elbette ki cinsellikten bahsedilmiyor. Politika ile seksin ne ilgisi var, öyle değil mi? Biz politika ve seks kelimelerini aynı cümle içinde görürsek aklımıza ya Berlusconi gelir, ya Clinton- Monica Lewinsky skandalı.

Oysa cinsellik, eğitim gibi, sağlık gibi temel sorunlardan biri. Dahası temel ihtiyaçlardan da biri. Cinselliğin bir ihtiyaç olması bir yana, cinsel kimliklerimizle ilgili de konuşulmayan, tartışılmayan pek çok sorun var. Cinsel ayrımcılık diyince aklımıza Türkiye'de kadınların eşit olmaması geliyor, ki bu da zaten kanayan yaralarımızdan biri, ancak tek yaramız değil. Gay ve lezbiyenler YOK gibi davranılıyor. Kadının adı yok, Gay'in adı yok... Tek sorun cinsellik değil, cinsel kimlik de çok ciddi bir sorun Türkiye'de. Hor görülmemek, ayıplanmamak, taşlanmamak için... Saygı görmek için... İş bulmak için... Errrrrrrrkek olmak zorundasınız, gay'lere geçit yok!

Dünyada ilk kayıtlı politik Seks Partisi The Sex Party.

Parti John Ince adlı avukat tarafından kurulmuş. Aktif olarak çalışıyor, imza topluyor, kampanyalar, canlı performanslar yapıyorlar.
Parti tüzüğündeki maddelerden bazıları
Eğitim sistemini değiştirmek, cinsel eğitim verilmesini sağlamak
Sekse olumlu bakan bir halk oluşturmak
Sekse yönelik olumsuz yasaların değiştirilmesi

Parti üyeleri, seks hakkında ne kadar pozitif ve rahat bir toplum oluşturulursa, o kadar mutlu bir topluluk olunacağını savunuyor.

Sırada Avustralya Seks Partisi var. 2010 seçimlerinde adından epey söz ettiren bu partinin sloganı "where you come first!" ("Sizin ilk geldiğiniz yer" şeklinde çevrilebilir). Kelime oyunu da çok manidar! Neyse efendim, bu partinin de tüzüğüne bakacak olursak:
Gay- lezbiyen evliliği
Cinsel tercihin günlük hayatta ifade özgürlüğü ve sansüre karşı hareket
Cinsel kimliğini ve cinselliğini ifade özgürlüğü
ve bunun gibi pekçok madde var.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın Work Choices (İş Seçenekleri) kampanyasını hedef alan Seks Partisi, Jerk Choices (Boşalma Seçenekleri) adında bir reklam kampanyası hazırlamış. Okuduğuma göre bu kampanya 2010 Ağustos'unda, Avustralya'da seçimler olduğu sırada youtube'da en çok seyredilen link! Partinin ilk seçimlerde sandalye elde edememesine karşın %2 oy alması bana kalırsa oldukça başarılı.

İlk yazılarımdan birinde dediğim bir şeyin, bu iki politik partinin çıkış noktasına çok paralel olduğunu görüyorum ve oyumu seks partisine veriyorum!


"Günlük aptal konulara saatlerce kafa patlatan ey insanoğlu, günde birkaç 
dakikanı seksi anlamaya ayırsan- seks zannedilen gel-gitler değil, gerçek 
seksten bahsediyorum- daha rahat, daha özgür olacaksın inan."



Daha fazla bilgi için:
http://en.wikipedia.org/wiki/Sex_Party_(British_Columbia)

23 Mart 2011 Çarşamba

Sanal Kimliklerimiz ve Biz

Sanal Kimlikler ve Kadınlar ve Sanal Kimlikler ve Erkekler yazısı yazıp da, bu yazıyı yazmamak olmaz. Ve işte üçlemenin sonuncusu geliyor;
Bir süredir "sanal kimlik" konusu kafamı kurcalıyor. Bu blogu açarken amacım, dışarıda  "ben" olarak, istediğim kadar rahat konuşamadığım konuları burada rahat ve özgürce konuşabilmekti. Öyle de oldu...
Ancak, sanal dünyanın da kendince sıkıntıları var. Bir kere, ne kadar isteseniz de % 100 anonim kalmak mümkün olmuyor. İlla ki birileri ile zaman içinde samimiyet kuruyorsunuz, ki bu çok doğal bir sonuç, insan olan her yerde kaçınılmaz olarak diyalog oluşuyor. Bu sefer, "e o zaman niye gizledim ki kendimi bu kadar" soruları baş göstermeye başlıyor... Dahası, bazen "çık kim olduğunu söyle, ben yazıyorum ulan bunları de" diyor bir yanım da... Hatta arkadaşlarıma "bakın bunları yazdım, ne güzel demişim değil mi?" demek... Bu, ilk yola çıkışımdaki anonim olma kararımla tamamen çelişiyor ama insan böyle birşey işte, çelişkili, ayran gönüllü, narsist ve daha birçok şey... Üstelik, bu anonim olma hali karakterimle de çelişiyor. Ben bunları açıkça konuşamayacak mıyım, güvenmiyor muyum ben kendime, bu kendini saklamak da neyin nesi diye kendimle kavga ediyorum bazı bazı...
Bu, durumun sadece bir boyutu. Daha "ben"le ilgili olan boyutu. Bir diğer boyut, daha genel bir boyut ise, sanallıktaki "dürüstlük- dürüstsüzlük". Bazılarımız dürüst olmak için anonim olmayı seçiyor burada, bazılarımız ise dışarıda yaşayamadığı hayallerini, fantazilerini burada var ediyor. Bazı erkekler kendini kadın olarak gösteriyor mesela. Bazı kadınlar kendini fettan, bazı erkekler kendini playboy... Kimsenin tercihine karışamam, öyle bir niyetim de yok. Maksadım gözlemlerimi paylaşmak. Geçenlerde Sanal Kimlikler ve Kadınlar yazıma gelen bir yorum var; şöyle demiş (athırsızı nick'li zat) "Zaten ne zaman blog okumaya başlasam kendimi Amerika'da falan zannediyorum. Herkes seks yapabiliyor, kimsenin bekaret kaygısı yok. Haydi oradan". Ben bu yorumu çok samimi buldum, zaman zaman ben de böyle hissediyorum. Burada bile, hem de gizli kimliklerle bile "ben" olamıyoruz. Çünkü beklentilerimiz var, beğenilme kaygımız var, buranın bir parçası olma kaygımız var, bir duruş kaygımız var, ismimizi ifşa etmesek de kullandığımız ismin bir duruşu olsun, o ismin beyinlerde bir cismi olsun, "kutsal fahişe" şöyle biridir densin, bir kişiliği olsun... Kısacası ismimizin altını birşeylerle doldurma kaygımız var.
Bir diğer boyut, tabi ki seks boyutu. Kadın ve erkeğin bulunduğu her ortamda doğal olarak seks unsuru ortaya çıkıyor. Bir kadının seks hakkında yazıyor olması, seksi tartışmak istemesi "yollu" olduğuna işaret ediyor bazı zihinlerde. Ne yaparsan yap, bu böyle. Hele ki, cevap hakkının doğabildiği böyle bir ortamda bu daha da kolay. Yorum alma talebiniz olduğu sürece yada e-mail adresinizi gizlemediğiniz sürece bu tür dialoglara gebesiniz. Bunu bertaraf etmenin tek yolu blogu yoruma kapatmak, e-mailinizi de gizlemek. Böylelikle kimseyle dialoga girmez, kitap yazar gibi dır dır dır diye birşeyler yazar, sonra da bilgisayarı kapatır gidersiniz. Yorum ve dialoglara açık olduğunuz sürece, özgürlüğünüz şu veya bu şekilde daralıyor. İnsan unsuru bunu gerektiriyor. Gereklilikler... Şuna cevap yazayım ayıp olmasın, ötekine cevap vereyim beni yollu sanmasın...
Diyeceğim odur ki, burada bile yeterince özgür olmuyoruz, olamıyoruz. Sosyalleşirken asosyalleşiyor, "kimlik"lerimizin altını doldurmaya çalışırken kimliksizleşiyoruz.

21 Mart 2011 Pazartesi

Cinsel Eğitim Kim, Biz Kim

Cinsel eğitimin Batı'da bizden çok daha ileride olmasına şaşırmazdım ama Asya ve Afrika ülkelerinde bile bu kadar gelişmiş olması beni epey düşündürdü. Afrika'da çıkış nedeni AIDS; tamam haydi ona da fazla şaşırmayalım (gerçi cinsel eğitime geçmek için ille de AIDS vakalarının çoğalması mı lazım ama neyse). Peki ya Çin? Tayland? Haydi Japonya gelişmiş ülke, peki ya Hindistan?
Biraz istatistiklerden bahsedelim o halde:
Afrika'da hükümetleri WHO (Dünya Sağlık Örgütü) ve Sivil Örgütler ile ortaklaşa yaptıkları program çerçevesinde cinsel eğitim (ve spesifik olarak AIDS'ten korunma yöntemleri eğitim) veriyor. Mısır'da okullarda cinsel eğitim 12-14 yaş arası çocuklara verilmekte.
Asya'ya bakacak olursak, Endonezya, Moğolistan ve Güney Kore'de okullarda cinsel eğitim veriliyor. Hindistan'da 9-16 yaş arası çocuklara cinsel eğitim veriyorlar. Japonya'da 10-11 yaştaki çocuklar cinsel eğitim programı kapsamında boşalma ve adet dönemi hakkında bilgilendiriliyorlar.
Avrupa'yla aramızdaki uçurumu herhalde tahmin edersiniz. Ben yine de birkaç örnek vereyim:
Finlandiya'da önce biyoloji dersinde cinsel organların öğrenilmesi ile başlayan eğitim, ileriki yaşlarda cinsel sağlık ile devam ederken, 15 yaşına gelen çocuklara tanıtıcı "cinsel paket" veriliyor. Pakette cinselliği anlatan bir broşürün yanısıra, bir adet prezervatif (evet hani bizim Selçuk Üniversitesi'nde dağıtılıp da olay olanlardan) ve çizgi roman bir seks hikayesi var.
Fransa ve Polonya'da cinsel eğitim 1973'ten beri müfredatta. Almanya'da 1970'ten beri, İsveç'te ise 1956'dan beri müfredatta cinsel eğitim!
Amerika'da istatistikler eyaletten eyalete değişmekle birlikte, 7-12 yaş arası tüm gençler cinsel eğitim alıyor.
Cinsel Eğitim ve Araştırma Derneği'nce (CETAD) yapılan ankete göre, Türk insanının yüzde 75'i okullarda cinsel eğitim verilmesini istiyor. İtiraf edeyim, bu istatistik bana pek gerçekçi gelmiyor, ben % 50'ye de razıydım ama o kadar bile iyi olduğunu sanmazdım bu rakamların ancak bulduğum haber böyle söylüyor. Mutlu bir şaşkınlık içindeyim!? Ben daha ziyade Okullarda Cinsel Eğitim Cinayettir! türü haberler bulmayı bekliyordum ki sağolsun Doç Dr Ali Murat Yel beni desteklercesine, hemen Google'ıma damladı. Cinsel eğitim 2011'de hala verilmezken, bir "yüksek" eğitim kurumu olan üniversitelerde AIDS'ten korunmaya dikkat çekmek için prezervatif dağıtınca olay oluyor. Hem zaten biz Türk'üz, bize birşey olmaz mantığıyla pek çoğumuz korunmuyoruz.
Değil partnerimizi tanımak, daha kendi bedenlerimizi tanımıyoruz. Hayat Bilgisi dersinde niye hayata dair en temel güdümüz olan seks öğretilmez ki?
Daha fazla bilgi almak isteyenler için link burada
(Fotoğrafların Türkçe'sini bulamadım, bu bile yeterince manidar!)

19 Mart 2011 Cumartesi

Ben Hiç Ateşböceği Gördüm

Bugün doğumgünün... Bu yazıyı yazmak benim için çok zor. Ayrılsak da oralarda bir yerlerde olduğunu bilmek rahatlatıcıydı... "orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür, gitmesek de görmesek de, o köy bizim köyümüzdür" şarkısı gibi. Senin o köyde olman sevindiriciydi.
Çok sevmiştim seni... Hatta, ilk seni sevmiştim galiba... Öncekiler sevgi miydi, bilmiyorum. Ben senin "insan"lığını sevmiştim, erkekliğini, ağabeyliğini, babalığını... Özgürlüğünü sevmiştim, bir de samimiyetini... Ayrılırken "kal gitme" demeyişini, seni sen, beni de ben olarak sevmeni... Seni sen, beni de ben olarak sevmemi sevmiştim.
Sevişmelerimizi sevmiştim en çok da. Sanki ilk senle sevişmişim, ne tuhaf. Loş ışıkta, koklaşarak, dokunarak, tadarak, görerek sevişmemizi...
Keşke o köyden gitmeseydin sevgilim, yada keşke öldüğünü hiç bilmeseydim...

17 Mart 2011 Perşembe

Sanal Kimlikler ve Kadınlar

Sanal Kimlikler ve Erkekler yazımda belirtmiştim, sanal kimliklere bürünüp kendini maskeleyen sadece erkekler değil. Elbette ki kadınlar da öyle. Ve işte bu seferki yazımı kadınlara hitaben yazıyor, bu kez sorularımı kadınlara yönlendiriyorum.

İnternetteki yansımanızın ne kadarı "gerçek ben", ne kadarı kurgu? Burada olduğunuz kadar özgür müsünüz dışarıda da? Erkeklere "oral sekse bayılırım... en çok klitoral orgazm olurum... ben hiç orgazm olamadım... anal seks istemiyorum, beni zorlama" diyebiliyor musunuz buradaki kadar rahatça? Peki ya şu "verme-vermeme" meselesi? Hani burada kaplan kesiliyoruz ya, "kadın olarak ben kasmak istemiyorum, erkeğimle canım çekerse ilk gece yatmak istiyorum, gösterip vermeyen kadın değilim" filan diyoruz ya... Bunun ne kadarını uygulayabiliyorsunuz gerçekte?
Internet, korkularımızdan arınabildiğimiz, deşarj olduğumuz bir platform mu? Aslında maskesiz olduğumuz yer burası mı yoksa?
Samimi olmanız dileğiyle...

Not:Bu  yazıdan, "sadece kadınlar sanal kimlik oluşturuyor" diyormuşum gibi anlaşılmasın, kadın erkek hepimiz sanal kimliklerimizle buradayız. Ancak, bu yazının konusu geniş anlamıyla sanal kimliklerimiz değil, daha dar anlamıyla "sanal kimliklerinin arkasındaki kadınlar". Daha kapsamlı bir "sanal kimlik" yazısını başka bir gün yazacağım...

14 Mart 2011 Pazartesi

Türkiye'de Seks Shop Gezmek "Cesaret" İster

İnternet ile hayatımıza yeni alışkanlıklar girdi, birtakım şeylere ulaşmak artık çok kolay. Hatırlarım ben küçükken eczaneden ped almaya utanan kadın sayısı çoktu (korkarım hala az değil!). Geçenlerde bir dizide kadın predictor almaya utanıyordu. Prezervatifi de satın almaya utananımız hala çoğunlukta... Örnekler çoğaltılabilir. Bunları fırsata dönüştüren pek çok internet sitesi var artık günümüzde. prezervatifal.com var mesela. Onlarca, belki yüzlerce seks shop var. Hepsinin altındaki temel fikir, "utanmadan alışveriş" yapmak. Elbette ki evinden çıkmadan alışveriş yapmak gibi, diğer internet sitelerinin avantajları da var ancak asıl hedef utanmadan bu tür ürünlere ulaşabilmeyi sağlamak.
Hiç seks shop'a gideniniz var mı bilmem ama benim çevremde hiç yok! Türkiye'de seks shop denen kavram o kadar "ucuz" ve "kötü" algılanıyor ki, kimsenin buralara kolay kolay gitmeye cesareti yok. Benim bugüne kadar rastgeldiklerim (hiçbirinin içine girmedim ama) son derece kalitesiz göründüğünden, "beni içeride sağ bırakmazlar" diye düşünür, korkarım, giremem... Yurtdışında seks shoplara gitmişliğim var, kimse kimseye bakmıyor, herkes bakkal alışverişi gibi rafları geziyor. Amsterdam'daki seks shopta gezerken bir ben etrafa bakıyordum, bakan var mı diye. Nasıl bir baskıysa bu, yurtdışında bile rahat değiliz, "aman biri görür" diye gözümüzü kaçırarak geziyoruz seks shopta hızlı hareketlerle. "Aman bir an önce bakalım da çıkalım" diye... Sırf seks shop mu? Adamların seks müzeleri var, seks fuarları var, erotik film festivalleri var... Var da var.
Peki bizde de bunlar acaba mümkün olacak mı bir gün? Kafalar değişmedikçe çok zor. Sergiler taşlanırken, başbakan heykel yıktırırken bizim Seks Müzesi'nden bahsetmemiz, Erotik Film Festivali'nden bahsetmemiz sadece hayal. Bu gidişle internetteki seks shoplar mantar gibi çoğalmaya devam eder ancak, çünkü Sen insanları ne kadar bastırırsan bastır, korkut, tabulaştır, seks hep vardı, hep de olacak. Sen ne kadar "ayıp"laştırmaya, yasaklamaya çalışırsan çalış, birileri o vibratörü alacak!

10 Mart 2011 Perşembe

Sanal Dünyada Gerçek Seks Artık Mümkün

Sonunda bu da oldu! Artık internette "şu anda üzerinde ne var?"dan çok daha gerçek seks mümkün. Ne yalan söyleyeyim, Play Station'dan bekliyordum ben bu atağı ama birileri daha önce uyandı konuya görünen o ki...
Yıllar önce Copy Cat adlı bir Hollywood filmi vardı, henüz internet bize çok yeniyken... Taciz kurbanı kadın, geçirdiği travmadan dolayı evden dışarı çıkmıyor, tüm hayatını evde geçiriyor, alışveriş vb. her türlü ihtiyacını internetten karşılıyordu. Artık bizlere de pek yabancı olmayan bu konsept işi iyice ilerletmiş, bizlere seksi de "ulaşılabilir" kılıyor. Habere göre, bilgisayarınıza takacağınız bir alet sayesinde, karşınızdakiyle online, PS3 oynar gibi seks yapabileceksiniz. Gerçeğinin yerini tutmayacağı kesin ama kimileri için tercih nedeni bile olabilir...

7 Mart 2011 Pazartesi

Kadın Günü? Niye ki?

Kadının Canı Yok adlı yazımda değinmiştim Kadınlar Günü konusuna da geleceğim diye. Hep yazılır çizilir söylenir ya, Anneler Günü sadece bir gün değil, yok efendim sevgilinizi yalnızca Sevgililer Günü'nde değil her gün şımartın vb. saçmalıklar... Kadınlar Günü de böyle birşey işte. Samimiyetsiz, üçkağıtçı, düzenbaz... Kadınlar Günü yaklaştıkça birkaç haber yapılır, kadının önemi vurgulanır, birkaç film gösterimi, birkaç şarkı şiir... Geriye kalan 11 ay herşey unutulur, kadının adı yok, kadının canı yok. Sonra hop, yine Mart olur, yine Kadınlar Günü, yine şarkı şiir...
Tam bu yazıyı yazdığım esnada Başbakan'ımızın şu beyanatıyla karşılaştım. Eskiden zaten samimiyetsiz olan Kadınlar Günü'nün an itibariyle maskesi düştü. Başbakanımız, nezaketen bile Kadınlar Günü'nün önemini belirtme gereği duymuyor artık, varın siz düşünün artık insanların beyinlerine ne gibi mesajlar verildiğini canım ülkemde.
Aslında bahsedeceğim nokta farklıydı ama Başbakan'ımızın sözleri konuyu başka bir yöne çekti. Benim asıl diyeceğim şudur; madem kadın erkek eşitliğinden bahsediyoruz (bahsediyoruz değil mi, yoksa?) niye Kadın Günü var? Erkek Günü niye yok ki? Diğer 364 gün erkeklerin olduğu için mi?

Dünya Kadınlar Haftası Şenliklerle Kutlanıyor

Yine bir kadın cinayeti haberi. Bu hafta "Kadın Haftası" olduğu için bu tür haberlere bolca yer veriliyor, çok şanslıyız! Senenin diğer 11 ayından birinde olsaydık, bu olaylar yine olurdu da, bu haberler bu kadar sık yayınlanmazdı...
Sezen Aksu'nun Ünzile parçası, aşağıda haberi verilen Kurban Ünzile için yazılmış sanki...
haberin tamamı
Ünzile- Sezen Aksu

4 Mart 2011 Cuma

Black VERSUS White

Bu klibi izlemenizi tavsiye ederim. Müzikten ziyade görsel anlamı çok bana göre. Bugünlerde yaşadığımız kaotik dünya düzenine de epey mesaj gönderiyor ince ince... Çok sade ama bir o kadar dolu...


3 Mart 2011 Perşembe

Hiçbir Şey Olmamışçasına

Engellenmeyi sevmem. Onu yok sayar, yoluma devam ederim. Düşünce özgürlüğümü ve bir de hareket özgürlüğümü kimse kısıtlayamaz.
Biz kadınlar ezilmeye, yasaklanmaya, engellenmeye alışığız. Biz kadınlar, yasakları delmeye, engellerin önüne geçmeye, alternatif yollar bulmaya alışığız. Bu da geçer, biliyorum. Biliyorum da, bu in cin top hali, bu sessizlik, insanı üzüyor ister istemez. Sesim yankılanıyor adeta blogda...

2 Mart 2011 Çarşamba

Kadının Canı Yok

8 Mart Dünya Kadınlar Günü yaklaştıkça (ki bu "Gün" ile ilgili düşüncelerimi bilahare başka bir yazımda yazmayı düşünüyorum), kadınlara yönelik haberler artıyor. Gönül isterdi ki bu yazılar yalnızca Kadınlar Günü çevresinde ve çerçevesinde yazılmasın ama bizim Sevgililer Günü'ne de, Anneler Günü'ne de, Kadınlar Günü'ne de ve daha aklınıza gelen her türlü "Özel Gün"e yaklaşımımız budur sevgili okurlar.
Biz daha Fatmagül'ü bir "aşk hikayesi" olarak algılayaduralım, bize taciz ve tecavüzü normalleştirerek kakalamalarını sindireduralım, kadınlarla ilgili tüyler ürpertici cinayetler artmaya devam ediyor.
Birtakım istatistikleri araştırdım, aşağıya linklerini koydum. Detaylı okumak isteyenler buyursun.
Kadının Adı Yok demek cılız kalır maalesef... Kadının Canı Yok!


Haberden, çarpıcı olan bazı rakamları aşağıda alıntı olarak bulabilirsiniz:

Adalet Bakanlığı'nın istatistiklerine göre:


(Fotoğraftaki yazının Türkçesi: Kadınlara Yönelik Şiddet, Evrensel Bir Spordur)

2002’de 66 kadın öldürülürken, bu sayı 2009’un ilk 7 ayında 953'e çıktı.



Kadın cinayetleri sadece 7 yılda %1400 arttı.

2003’te 83, 2005’te 164, 2005’te 317, 2006’da 663, 2007’de 1011 ve 2008’de 806.

Verilere göre, 2002’den Temmuz 2009’a kadar; kadına yönelik şiddet ve cinayetler nedeniyle toplam 12 bin 678 dava açıldı. Bu davalarda 15 bin 564 kişi yargılanırken, bunlardan 5 bin 736’sı mahkum oldu. Bu davalarda bin 859 kişi için beraat, 794 kişi için de denetimli serbestlik kararı verildi. 
Açılan davalardaki dosyalardan 11 bin 216 dosya karara bağlanırken, 6 bin 74 dosyanın yargılamasına devam ediliyor. 
Karara bağlanan dosyalardan 5 bin 483’ünün Yargıtay aşaması da tamamlanırken, mahkemelerin karara bağladığı 4 bin 592 dosya Yargıtay’da onay bekliyor.

Uçan Süpürge Projeler Koordinatörü Ürün Güner'in verdiği bazı rakamlar da şöyle:
İlkokul çağındaki kız çocuklarının % 60'ı öğrenime devam edemiyor.

İş gücüne katılan kadınların oranı 2008 yılı itibarıyla % 21,9'.

Türkiye'de 81 ilin 2'sinde kadın belediye başkanı görev yapıyor; 49 ilin yerel yönetiminde ise karar mercisinde hiç kadın yer almıyor.

Türkiye'nin yurt dışında temsilinde 166 büyükelçiden sadece 15'i kadın.

Yargı sisteminde kadın çalışan oranı %27


Ocak 2009’da yayımlanan “Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet Raporu”na göre:

Evli kadınların % 15’i eşinin cinsel şiddetine maruz kaldığını belirtiyor. 
En düşük oran % 9 ile Marmara’da, en yüksek oran ise % 29 ile Kuzeydoğu Anadolu’da. 
Fiziksel şiddet yaşayan kadınların oranı % 42 ve en sık 40-59 yaş grubu şiddete maruz kalıyor. 
İlkokul düzeyinde eğitimi olan kadınlarda şiddete maruz kalma oranı yüzde 56 iken, lise mezunu-üniversite eğitimli olanlarda yüzde 32. 

28 Şubat 2011 Pazartesi

Striptizli Haber Programı ve RTÜK

Bu tür haberleri, rastladıkça sizlerle de paylaşacağımı söylemiştim önceki bir yazımda.
Japonya'nın Paradise TV adlı televizyon kanalında, haberlere "renk katmak" amacıyla, sunucu kadın bir yandan haberleri okurken, diğer yandan da striptiz yapıyor.
Dur, dinle, haberin ilginç tarafını henüz söylemedim!
Engellilere hizmet amacıyla, bu haberler aynı zamanda sağır dilsizler için de striptizle birlikte sunuluyor!
İlginç kısmına hala gelmedim!
Bu haber programı, devlet destekli! Bak işte bu ilginç...


Haberi yanlış duyurmuş olmayayım, devlet desteği başlarda vardı ancak artık yok. Ancak bunun nedeni, bizde olduğu gibi, birilerinin RTÜK'ü arayıp sayıp sövmesi değil katiyen! Nedeni, hükümetin, engellilere verdiği destek kapsamından pornografiyi kaldırmış olması. Daha da güzeli, kanalın kendine başka sponsorlar bulmuş olması. Kanal yetkilisinin açıklaması şöyle; "programa elbette ki devam edeceğiz. Biz bu programı devlet desteği nedeniyle yapmıyorduk, biz yalnızca izleyicinin zevk alacağı birşey yapmak istedik."
Kanala, izleyiciden büyük destek geldiğini belirten yazıya göre, "engellilerin de pornografiden yararlanabileceği" vurgulanıyor.
Biz üniversite profesörlerinin kadınları taciz konusunda kabahatli bulmasını tartışaduralım, Japon engelliye pornoyu, hem de devlet destekli yapıyor.
Boşuna demiyorlar herhalde, "Japon icadı" diye, ne dersiniz?

söz konusu tv kanalının web sitesi
Meraklısına haberle ilgili diğer linkler:
http://edition.cnn.com/2007/WORLD/asiapcf/08/17/japan.nakedtv.reut/index.html
http://www.tokyoreporter.com/2008/07/02/sleazy-stupidity-at-paradise-tv/
http://www.nigihana.com/forum/japans-paradise-tv-continues-nude-sign-language-news-5777.html
http://www.asianoffbeat.com/default.asp?display=1288